Monday, December 29, 2014

2014 biterken..

Bu yıl çok da iyi bir yıl değildi, hatta pek çok yönden oldukça b.ktan bir yıldı denebilir... Amaaa bilmediğim bir hayatın kapılarını ardına kadar açtığı, tekrar tekrar yıkılıp tekrar tekrar ayağa kalkabildiğimi kimseye değil bana gösterdiği, ve yaşamıma çok hoş yeni insanlar, yeni anlamlar kattığı için çok çok mutluyum.

2014'ün son pazarını accayip tatlı küfreden bir beyefendiyle :))))) İstanbul'un en özlediğim yerlerinde geçirdim. Günü Gezi'de açıp, Gezi'de kapadık. Nezarete atılmadık. Gaz yemedik. Park da kapatılmadı. Eski zamanlardan kalma bir dem oldu sadece. Bunu yeni gelen yıl için güzel bir işaret sayıyorum.

Tabii sonra yağmurun yağması gerektiği için yine yağmur yağdı. Hem de ne yağmur..
Temiz kalmanın zor olduğu bu ülkede delinmiş göğün içimizi dışımızı yıkaması ve ardından parlak bir güneşin doğması dileğiyle,

Sevgiyle,

Friday, May 30, 2014

Uzuuunnn bir aradan sonra..

Yazmak neden zor?

Zaman yok, zaman.. Bu Shanghai denen yerde 24 saat yetmiyor, hoş 25, 26 da olsa yetmeyecek ya... Ve aynı Shanghai insanı lineer zamanın dışına çıkmaya, başka türlü düşünmeye ve yaşamaya zorluyor. 
Zaman nedir ki gerçekte?? Burda beğendiğim bir video var, vakti ve merakı olup da göz atmak isteyen olursa.. What is time? 

Peki tek sebep bu mu? Hayır. 

İnsan kendisiyle yüzleşiyor, kaçacak delik kalmıyor diye mi? İçinden kopup taşanları çok da beğenmiyor, gülbahçesi değil, pandoranın kutusu ortalığa saçılıyor diye mi? Muhtemelen..

Çok büyük olasılıkla, anksiyete ve panik duygusunu sıklıkla ve yoğun olarak yaşadığım bu yerde, içten içe yaşadığım bu duyguları bir de bilinç düzeyine çıkartıp, teyid edip altını çize çize iyice cila çekmiyim diye uzak durdum aslında sağaltıcı olan bu eylemden.. Ama gurbet elde bir sebep daha var, kendine dönüp iç muhasebeyi yapıp yaşanmış olanları temize çektikçe, geride, çok uzaklarda bırakılmış olana özlem artıyor. Bu çaba aradaki mesafeyi kısaltmıyor, aksine ne kadar uzaklara savrulmuş olduğunu ve geride kalmış olanlara zerre kadar etkin, desteğin ya da kösteğin olamayacağını kafana kafana vuruyor. Kontrolü kaybetmiş olmak! Benim gibi kontrol takıntısı olan biri için dayanılmaz bişey.. 

Aileden ve sevdiklerinden uzakta olunca, bu yeni hayatı gerçek anlamda onlarla paylaşamıyor, sadece anlatıyor olmak bıçak gibi saplanıyor insanın böğrüne. Bir de şu gerçek var, inatla geride kalmış olanları bu hayatın içine sokmaya çalışmakta direnince ne kuş ne deve oluyor bu öykü. Sor kendine, Buralı mısın, oralı mısın? 5000 mil öteye yetişmeye, yapışmaya çalıştıkça, burdaki ve şimdiki zamandaki hayatı gerçekten yaşıyor musun? Yeterince yazacak şeyin var mı? Ne yaşadın ne yaptın ki ne anlatıcaksın? Buranın ne olduğunu, burda ne halt ettiğini anlayabildin mi? Recop Tazyik Gazdoğan'ın paralel evreni olabilir ama senin yok, orda, evde bıraktığın dünya kendi mecrasında akıyor, ve sen de bu yeni girdiğin suyla birlikte akmalısın, eğer "şimdi"de varolmak istiyorsan..

Yazma o zaman hemen, önce yaşa -- ki burdaki yaşam, yaşamdan öte bir deney aslında -- deneyden bişeyler çıktıkça açığa, yazarsın nasıl olsa.. Unutma Lavoisier Kanunu'nu : Girenler Çıkar!

Das Experiment

Yaşamı yaşam yapan nedir? Materyalizmin dibine vurmuş bu ultra lüks dünyada bile cevap aynı. İnsan. Yaşama tutunmak insansız olmuyor. 

Evet, kronolojik sırayla gidersek burda öncelikle Maslow'un piramitine göre yol aldım. Aç kalınca hedeflerim arasında önceden dünyada yer almayacak olan anane köftesi yapabilmek öncelikli hedef oldu, yapmayı becerince de dünyalar benim oldu. Yoğurt mayalamayı, kabak tatlısı, kuru fasulye (hiç sevmem - insan hiç sevmediği şeyi özler mi, garip ama evet), humus, kısır, muhallebi, kek yapmayı denedim. Becerdim, ve becerdikçe gözümde küçüldüler.. artık her yaptığımı feysbuka asmıyorum mesela ;))))

Air quality index denen şey kanser sınırlarını zorlamaya başladıkça, eve hava temizleyici, maske falan aldım. Camı kapıyı açmadım, dışarı çıkmadım telefonumdaki AQI ikonu 250'nin üzerinde dolandıkça..
  

Haftaiçi, neredeyse hergün gerçekleşen telekonferanslarım saat 10:30 - 11:00 pm'e doğru uzadıkça "babalara geldim, kısa çöpü çektim galiba" dedim. Nasıl yaşıycam ben burda? bu nasıl bir iş ortamı? Panik böyle başladı. Haftasonları pitstop alanına dönüştü. Haftaiçi non-stop koş, haftasonu bakım ve hazırlık yap, haftaiçi gene koş..  Bu işte bir terslik var?? Böyle giderse piramidin üstündeki kendini gerçekleştirme hedefine varamayacağım gibi, piramidin en dibindeki en temel ihtiyaç da yerine gelemeyecek??? Ne iş ?? 



Çok fazla dolandım, artık sadede geleyim, hayat insanla birlikte ısınmaya ve normalleşmeye başladı. Shanghai'ın paradoksik bir güzelliği var. Materyalist tüketimin mabedi olan bu yerde yedi düvelin insanıyla ortak bir noktada buluşmak, gülmek, söylemek, birlikte güzel vakit geçirmek hiç ama hiç zor değil. Katalizöre gerek yok. Herkes birbirine gülümsüyor, kimse kimseye etnik kökenine veya başka bişeyine göre tepeden yada yerden bakmıyor. İnsanlar gerçekten yakın ve içten davranıyorlar, sanki hiç materyalist değillermiş gibi --- veya belki tam da bu yüzden, bilmiyorum. Mümkün olduğunca çabuk tüketip bir sonrakine geçmek bir hedef olabilir, netekim burda hiç kimse çok uzun kalmıyor -- hancı / yolcu hesabı bir bakmışsınız arkadaş çevrenizin %60'ı hatta daha fazlası 6 ay içinde değişmiş. Doldur-boşalt çok hızlı olduğu için dünyanın en hızlı kaynaşmaları da burada oluyor olabilir.. 

Tam da bu sosyal dinamik yüzünden anmadan geçemeyeceğim bir uygulama var Çin'de, ortalığı kasıp kavuran, bu ihtiyaca mükemmel karşılık veren bişey -- Çin'e gelen her faninin sahip olması gerek -- Whatsapp haltetmiş, Çin usulü Facebook+Whatsapp kombinasyonu, mükemmel bir uygulama, mutlaka indirin.. ve yaklaşık 50m çap içinde bir yerden, muhtemelen apartmandaki henüz tanımadığınız üst kat ya da alt kat komşunuzdan "merhaba" mesajına hazır olun... İletişimde son nokta..

Böyle uzun uzun konuştuktan sonra bende iz bırakan ve hayatımı kolaylaştıran, burdaki yaşamıma renk katan insanların kolajını yapıp bırakmak istiyorum. Sonrası Allah Kerim... 

Soul: 
Şoförlerin şahı, acayip zeki ve neşeli adam, Taobao mühendisi.. Bilmeyenler için Taobao Çin'in, dolayısı ile dünyanın en büyük online alışveriş sitesi.. Alibaba satılınca o da satılmış olacak sanıyorum.. Çince bilmek prerequisite gibi görünse de adamımız Soul sayesinde biz de sıklıkla ve indirimle kullanır olduk. Dükkanda satılan birşeyi Taobao'dan yarı fiyatına ve hatta daha aza almak mümkün.. bu adamlar suyu bile online alıyorlar, postacı hergün eve bi koli bişey getiriyor. Taobao

Cherry: 
Çin'deki başka bir sosyal fenomenin oyuncularından. O bir ayi, ayı diil, ayi. Ayi ne demek? Evin her işini gören, temizlik, ütü, alışveriş, yemek, çocuk bakımı, kedi köpek bakımı, çiçek bakımı aklınıza ne gelirse bu işleri üstlenen hizmetli kişi - vekilharç - kalfa - sağ kolunuz.. Benim de bir Cherry'm vardı, yanlış anlaşılmasın sosyal köklerimi bırakıp imparatorice hayatına başlamadım burda. Cherry haftada yarım gün gelip temizlik yapan, bir kap yemek pişirip giden bir yardımcıydı -- Nazar değdi, geçen hafta istifa etti. Görünen sebep yine hamile kalmış olması. (Çin artık tek çocuk politikasından vazgeçti, birden fazla çocuk olabilir de gelir dağılımındaki adalestsizlik burda da çok fazla ver her geçen gün artıyor, sıkıysa bak yani) İstifa ettikten iki gün sonra wechat'e serumlu hastane görüntüleri asıp altına da kürtaj oluyorum yazdıktan sonra bu gerçek sebep mi bilmiyorum?? Belki başka hafifletici sepetler de vardır, mesela son 3 haftadır benimle birlikte yaşayan Sonoko ve kedisi Mimi kızcağıza fazla gelmiş olabilir --- neyse bilmiyorum, ama o da SH normlarına uyuyor.. Hancı - yolcu hesabı gidene başbaş deyip yeni bir kişi bulmaya çalışmaktan başka çare yok. Onu çok sevmiş olmam, özleyecek olmam, ve burdaki hızlı tüketim/değişim oratmından hoşlanmıyor olmamın herhangi birşeye faydası yok. Giden gidiyor, işte o kadar. (wechat'te muhabbete devam ediyoruz. :)) 

Bing Tian: Ta shi wo de Hanyu laoshi..
yani benim Çince öğretmenim. 24-25 yaşlarında çılgın, hayat dolu bir kız. Çılgın ve fakat aynı zamanda aklı başında, zeki, o da hayatın bir kaç tokadını yemiş ama bundan ders çıkartmayı bilmiş, gülen gözlerle önüne bakıyor, geriye değil. Tanıdığım pek çok Çinlinin aksine materyalist değil. Onda evrensel insan değerlerinin karşılık bulduğunu görüyorum ve mutlu oluyorum. Artık burdaki en iyi arkadaşlarımdan biri. Beni tanıştırdığı iki XinJiang (Şincan) restoranı sayesinde midem de bayram etti. Allah razı olsun. :)))

Ruedee:
Belki de benim buraya gelebilmem için en çok uğraşmış kişi olan Andy'nin karısı, Türk yemeklerini benden iyi bilen ve bana humus yapmayı öğreten Tayland'lı arkadaşım. Ne yazık ki SH'ın hızlı doldur boşalt'ına onlar da uydu ve artık burada değiller. Daha 10 aylık olmadan arkadaş kaybetmenin daha doğrusu gitmesini hiç beklemediğim insanların bile gidiyor olmasının acısı içimde bir yere oturdu.

Sibel ve Uluç:
Bak bu ilginç işte, Yenge ve yeğenin ne etkisi var SH yaşamına diye soranlara gelsin cevap: Onlar beni Türkiye'deki hayatımdan buradaki hayatıma bağladılar. Ne zamanki benimle kalmaya geldiler, o zaman ev eve benzedi. Ses doldu, ışık doldu, ocakta gerçekten bir yemek kaynadı, sabah yumurta tokuşturacak insan oldu ve onlara şehri gezdirirken kendimi ilk defa buralı gibi hissettim. Çok özlüyorum o ayrı, ama bilerek veya bilmeden yaptıkları bu "köprü" vazifesine çok minnet duyuyorum.

Sono ve Mimi:
Sonoko, tatlı, sempatik, biraz kafası karışık, aşk acısını online dating sitelerinde dindirmeye çalışan, son bir ay evimi paylaştığım Japon arkadaşım ve Mimi, Sono'nun şeker kedisi. Dedik ya SH bir deney diye, ömrümde ilk defa bir kedi ile aynı evde yaşamayı da denemiş ve aslında ananeme ne kadar benzediğimi kesin olarak görmüş durumdayım. Dağınıklığa, kedinin mutfak dolaplarına girip tencere, tava, bardak, Allah ne verdiyse sürünüp, salınıp balkona kaçmasına dayanamıyorum. Mimiiiii, Allah seni davul etsin Mimiiii... :)))))) Ama bir gerçek var ki, salondaki beyaz koltuk, bugün, yarın ve daima Mimi'nin koltuğu olacak..  

Gabi:
Sert mizaçlı gibi duran, kodummu oturturum der gibi bakan, ama gözlerinin içi gülen, koyu katolik Slovakyalı arkadaşım. Uzun bacaklı, hoş kız. Ruedee'den sonra tanıdığım ikinci maraton koşucusu. Açık sözlü, dobra bir insan. Ondan öğrenilmesi gereken şey şu: Ne istediğini, neyin hoşuna gittiğini biliyor ve ona odaklanıyor. Bunu yaparken kimseye yaranmaya da çalışmıyor, hayır demek icap ediyorsa diyor ve yoluna devam ediyor, o kadar. Bizdeki dincileri düşünüp onunla kıyaslıyorum, o da benim tanımlamama göre bir dinci çünkü.. her Pazar benim mahalledeki kiliseye geliyor, Noel'de Christmas Carole falan söylüyor, Tanrı, İsa düşünce sisteminde bayağı bir yer kaplıyor.. sonra da yaşamına hiç bişey olmamış gibi devam ediyor, keşke bizdeki dinciler de böyle olabilseydi...  

Yagmuryagmalı: 
Kendisini tanımıyorum, twitter'dan bir arkadaş. Benden daha açık sözlü, daha cesur, ideolojik görüşünü bayağı bayağı ortaya koyuyor. Helal olsun. SH'da depresif olduğum günlerde onun youtube'dan seçtiği şarkılar bana ilaç gibi geldi, 6 saat saat farkına rağmen, arkadaş pek uyumadığı için, real time iki kelam edebildiğim nadir insanlardan, hele MH370 denize çakıldığında onun içinde ben de olabilirdim diye duyduğum korkuyu paylaştığım kişi, bizim oralardan hoş bir esinti gibi.. sağol, varol kardeşim. Haklısın, yağmur yağmalı. 

Isabel:
SH Kempinski otelinin ümit vaat eden, genç, şirin, orta kademe yöneticilerinden. Onunla ortak yönlerimiz yürüyüşü, Küba'yı çok sevmemiz ve evde kalmış olmamız. Allah'tan ben ilk ikisiyle, üçüncüden daha çok haşır neşirim. Moganshan'da yaptığımız bambu orman yürüyüşü unutulmaz. (Spoiler: Bu linkte Isabel, Ruedee, Soul ve ben bolca boy gösteriyoruz) Ancak şu da bir gerçek ki, dünyanın neresinde olursanız olun, "evlilik" her kadın için başarılması gereken bir proje. (hemen hemen her kadın diye düzeltelim) Hele Çin'de 34 yaşına gelmişsen ve daha tık yoksa, kaybedenler kulübüne sıkı bir giriş yapmışsın demektir, bu yolun çıkışı da pek yok haa, ortada refüj, öyle uzayıp gidiyor.. Gene aklıma Evrim'le konuşmalarım geldi, iyi mi.. Ben yalnız bir kovboyum, evimden çok uzakta...... 

Nelsi, Will, Eric, Lyman:
Endonezya, İngiltere, Arjantin ve USA'dan yarışmaya katılan bu arkadaşlarla ortak yanım nedir derseniz meditasyon. Her cumartesi saat 10:00'da Lyman'ın evinde toplanılıyor. İkram olarak ilk 5 dakika içinde herkese yarım çay bardağı kaynak su veriliyor. Herkes suyunu içtikten sonra bardağını mutfağa götürüyor, duruluyor. Çişi olan çişini yapıyor. Perdeler çekiliyor, herkes bir minder kapıp üzerine çöküyor. Sonra gong çalıyor. Sonraki bir saat boyunca lotus pozisyonunda oturup gözleri kapatıp beynini durdurmaya çalışıyorsun. Nah duruyor tabii .. Neyse yine de deniyorsunuz işte, nefesss aaalll, nefessss veeerrr.. burnundasın, şimdidesin, şu andasın. burnundan giren oksijen şu anda boğazından aşağı akıyor. Göğsünde şimdi, şimdi midende, biraz kal orda, odaklan, ve şimdi nefes vücudunu terkediyor. Bacakların karıncalanıyor, hisset, canın nerde? sonsuza dek sürmeyecek, geçecek, unut, tekrar burnundasın, nefes al, ufak ufak kayışı kopart ve uzayda salınmaya başla... gong tekrar çaldığında aç gözlerini, ne kadar taze dimi? evet, galiba.. 

veee assolist Kerem: 
Yıllar sonra hiç beklenmedik şekilde dünyanın öbür ucunda bulduğum, can yoldaşım, desteğim, yeri gelince aşçı (kuru fasulye ve musakka onsuz olmazdı), yeri gelince sırdaş, yeri gelince stratejik ortak, yerine göre hacı, yerine göre sapık olan kanka tertip. Şafağa daha çok var, ama iyiki varsın, sensiz bu askerlik çekilmezdi kanka.. 
bunu yazdım ve asmaya vakit kalmadan sen de gittin be Kerem!
Ama seni artık çok çok daha iyi tanıyorum ve benim için çok değerlisin.. Giderken bana bıraktığın bu şey sana yapıştı artık, çaldıkça evin içine dolacaksın.. Bana kattığın herşey için çok ama çok teşekkürler... 

Friday, October 18, 2013

Acı

Toprağıma yüz sürdüm....
Pamuğumu kalbime gömdüm....

Acı tavan yapınca gözden yaş gelmezmiş, öyle demiş Can Yücel, doğru...



 

Friday, September 13, 2013

Hayat sadece olduğu gibi, olması gerektiği gibi değil..

Onu bir takım kalıplara sokmaya çalışmaktan, sürekli bişeyleri delicesine kontrol etmekten, planlar yapıp, hayaller elde patlayınca yerlere dökülmekten vazgeçmek lazım.. Hayat olduğu gibi, onun kimseye kendisini sevdirmek gibi, güzel ve mükemmel olmak gibi bir derdi yok.. belki de bu yüzden çok güzel, ve almamız gereken Hayat 101 dersi tam da bu galiba..

Bunları yazdım diye, ben uygulayabiliyor muyum acaba? Hayır! Aksine ben bir kontrol ve plan manyağıyım. Bu moddan çıkmaya çalıştıkça da daha beter içine batıyorum. Mesela, buraya geldim ve blog yazıcam diye niyet ettim. Sanal günlük piyasasına ilk çıktığımda 4 veya 6 Ağustos’tu. Klavyeyi ikinci ele alışta, yani şimdi ise, 13 Eylül. Aradan geçen zamanda Çin’deki hayatımı yoluna koyma yolunda (aslında mükemmel kontrol ağlarını örmek gibi de düşünebiliriz) çok şey becerdim. Yol, iz öğrendim. VPN’im yoktu, bu aşırı sansürlü ülkede nasıl edineceğimi ve nasıl kuracağımı buldum. İşime odaklandım. Sonuçta binlerce mili orda burda dolanmak için değil, işimle ilgili yeni bir adım atmak için geldiğime göre öncelikle kendimi iş ortamında rahat ve yetkin hissetmem gerekir, öyle dimi? Di diye düşündüm. :)))

Neyse işte, işteki Çinliler, Avustralyalılar, Hindu amirim, Amerikalılar ve diğerlerine adapte olurken, Çince derslerine başlarken, başımıza taş yağdıracak şekilde fırında mantar, brokoli, delikli gözenekli pilav yapmayı denerken, eşyalarımın deniz yolu ile Şangay’a ulaşmasını beklerken, sonunda gelince de evi yerleştirirken bayağı bir zaman geçti. Ve bunların hepsini yaparken blog yazacak vakit yoktu. Bunu normal karşılamak ve dert etmemek gerekirken ben naaptım, aklımın bir köşesinde neden planını uygulamıyorsun diye kendime işkence etmeye devam ettim.. ama kendimi kutlamam gereken bir taraf da var, hadi onu da görelim..

Tüm bu süre içerisinde Türkiye’de farketmediğim ve söylemediğim kadar çok “Hazır olunca!” dedi iç sesim, her ne yapıyorsam hazır olunca, sadece gerçekten hazır olunca yapacağım, veya her ne olgu gelişiyorsa tam hazır olduğunda olacak..

Birşeyler kafamdan, boğazımdan, ağzımdan dökülmeye tam da bu gece hazır olmuş demek ki derken, Türkiye’den, evden bir telefon geldi.. Duyduklarım hiç hoşuma gitmedi. Yine hayat bir oyun hazırlamış, onu oynuyor, bir taraftan onu olduğu şekliyle kucaklıyorum, kabul ediyorum, ve bir taraftan da duygu dünyamı mahvetmesine, çok kötü hissettiriyor olmasına rağmen kontrollü ve planlı tarafım yazı yazmaya niyet ettin, her ne olursa olsun bu gece yazacaksın diyor.. iki duygunun ikisi birden bana hükmediyor. Hazırım.

Türkiye’de insanlar öldürülürken, millet rabia dört mört yaparken, olimpiyat için biletlere paralar saçılıp “çapulcular yüzünden hüsran yaşanırken”!!!, Mısır’da, Suriye’de kirli savaş için rulet dönerken nerdeydim? Naaptım peki bunca zaman?

Herhangi bir sıra gözetmeden aklıma gelişine göre koyveriyorum, gidiyor..
Buyrun!

Türkiye’de Gezi, Burda Gezi, Bende Gezi

Pudong’ta dev bir gökdelende 31. Katta çalıştığımı söylemiş miydim? Söylediysem ikinci baskı. Ofisin ucunda çok şirin bir mutfak var. Burda kimse çay, kahve servisi yapmadığı için, gün içinde ara ara güzel popomuzu yerinden oynatıp arka tarafa gidip su kaynatmak gerekiyor. Kendin pişir kendin ye. Birgün, beynimin de su kaynattığı bir anda mola deyip arka tarafa gittim. Kettle, buzdolabı, kahve, çay yanısıra çok şirin de bir kitaplık ve oturma alanı var. İnsanlar mola verdiklerinde dergileri karıştırıyorlar. Paylaşımcı bir ortam var, herkes dergi getirebilir, ama kimse götürmüyor. Herşey herkesin. O gün ben de bir dergi kaptım ve Çince karakterlerden anlamasam da resimlere bakarım diye düşündüm.. Aha o ne? Derginin içinde Gezi..






Diğerleri ise nacizane, benim kişisel Gezi geçmişim... bunları buraya astık diye belki beni de pasaport kontrolünden sonra içeri alırlar, belli mi olur?? korku imparatorluğu...

Kendini bulmak için önce sıkı bi kaybetmen gerekiyor!

Kapitalist bir Sosyalistim ben, kafam karışık, tıpkı bu ülkenin komünist görünümlü bir kapitalist olması gibi, neyin ne olduğu hiç belli değil.. bütün kavramların içi önce sıkı bi boşalıyor, sonra bakalım acaba ne ile dolacak..

Çok çok möhhim insanlarla birlikte bir networking party ortamına girdim farkında olmadan. Sonuçta yalnızlık Allaha mahsus, hem de buraya sadece deliler gibi çalışmaya gelmedim, bir iki renkli insan tanımak, farklı ortamlara akmak ne kadar güzel olur diye düşünüp sanki çok param varmış gibi bir “wealth management” şirketinin tanışma yemeğine gittim. Resimler burda..

Oysa canına yandığım Saugata Benarje hocam ne güzel söylemişti, “there is no free lunch” diye.. aynı şekilde bedava akşam yemeği de yokmuş. Yüksek dolar getirili bir işim ve kişisel yatırım niyetim, param yoksa ne işim var benim yatırım networking aleminde? Kibarca şutlandık tabii, haydee başka kapıya..

Gezi olayı ile komünist felsefeyi en azından benim kafamda birbirine bağlayan bişey var burda ama. Fuxing Parkı! Çok güzel bir park, Tarihi Çin bahçe düzenlemesi ile Marx-Engels’i bir araya getiriyor. Gaz bombası, polis de yok üstelik! Sabahları insanlar Marx-Engels heykelinin gölgesinde taichi yapıyorlar, sanki saygılarını sunuyorlar, ama sadece o kadar, sanki heykel dışındaki herşeyin, ideolojinin içi boşalmış, sessizce bir tarafa konmuş, tozların içinde kaybolmayı bekliyor.. ?? Ne biçim bir yer burası ??

(Kafam konudan konuya atlıyor, bu gece değil ama ilk fırsatta Fuxing’ten Mostar’a geçeceğim. Diren Fuxing, Diren Mostar! Bosna fotolarımı da buraya biryere asacağım, unutmamak için kendime not!)

O parti olmazsa bu parti..

Akepe, Cehape, Bedepe, pekeke, TKP diil, bildiğin, (veya muhtemelen benim gibi bilmediğiniz) progressive night party.. Ofiste yanımdaki masada oturan Asya Pasifik C Car sorumlusu (Ford Focus yani) Rebecca isminde çok hoş bir arkadaşım var. Avustralyalı. Kendisinin burda bayağı da bir çevresi var. Bir haftasonu partisine beni de davet etti. “Progressive” demek, aynı gece içinde ev ev dolaşarak herkesin evinde partinin bir kısmını yapmak demekmiş. Bilmiyodum, öğrendim. Margaritalar su gibi aktı.. o da kendin pişir kendin ye...resimler burda..

Mao Tze-Dung

Bu şahsı tanımıyorum, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkmayayım. Burada geçirdiğim zamanın bir kısmını onun hakkındaki bilgi açığımı kapatmak üzere kullanacağım. Şu ana kadar görebildiğim kadarıyla kurduğu devlet düzeni ne yazık ki onu bir turistik eşyaya dönüştürmüş. Ve Çince öğretmenimin ağzından onunla ilgili bir kaç kelam almaya çalıştığımda, sıradan insanların Latin Amerika’da Che’ye gösterilen ilginin aksine Mao’ya mesafeli hatta kırgın ve kızgın durduklarını hissettim. Du bakalım harbiden çoğunluk açısından öyle mi, göreceğiz.. (Ülkede insanların şu anki kapitalist ama hem de komünist devlete, eyaletlerin vergi düzenine, genel olarak adı “komünist” olan partinin insanlara yaklaşım şekline güveni ve itibarı yok. Herkes birşeyleri kendisine yontmaya çalışıyor. Kempinski otelde çalışan şans eseri tanıştığım müşteri ilişkileri sorumlusu hiç utanmadan sıkılmadan, hatta ballandıra ballandıra, kız kardeşinin halihazırda zaten başka biriyle evli olan bir adamla, kayıtlı olduklarının dışında bir eyalete gittiklerini, düzmece bir evlilikle – bi cins yalancı şahitlik yapıyor galiba, ortada sahte evlilik kağıdı bile yok, sadece beyan var ?? – adamın o eyalette de ev sahibi olmasını sağladıklarını anlattı. Böyle bir hileye başvurmasa ikinci bir ev alma hakkı yokmuş ??? Haa evet Kempinski, ve Louis Vuitton, ve Gucci, ve daha benim tanıdığım, tanımadığım bir sürü marka cirit atıyor, burası tam bir ultra Pazar olmuş. Ortalık AVM kaynıyor!! K-ching!!)



Konfüçyüs Tapınağı

Bu alengirli, akçeli işlerden huzurlu , hümanist bir yere kaçmak bana çok çok iyi geldi.. Onunla da doğru düzgün tanışacağız.. Pazar günleri tapınak avlusunun sahaf buluşma noktasına dönüşmesi ise ayrı bir sürpriz oldu. Bir kaç enstantane.. 

Ne yapıyorum ben burda?

Rebecca’nın ne iş yaptığını söyledim, kendi işimi söylemedim. Ben de Ford’un CD segmentindeki araçlarının Asya Pasifik pazarına yayılımında finans kontrolörlüğü yapıyorum. Sorumlu olduğum ilk araç projesi adına M1DJ, Job1, seri imalat, ne derseniz deyin işte, ulaştı, OK-to-Buy aldı, pazara lansmanı da şu günlerde yapıldı. İşte Çin’de Mondeo!

Yakında yine görüşmek üzere...

Sunday, August 4, 2013

Baslarken..

Sanıyorum yurt dışında -- Oğuz Bey’in tabiriyle “abuk sabuk” yerlerde -- dolaşmam 16 yaşındayken Japonya’ya gidişimle başladı. Yıllar yılları kovaladı, ben gavur kardeşlerimizin “off the beaten track” dedikleri pek çok yere gittim. Japonlar gibi çook çok resim, pardon foto, çektim. Ama tembellikten zaar, oturup da anılarımı, ki bence anıdan bile daha önemli olarak o yerin bana ne hissettirdiğini, doğru düzgün kaleme almadım.

Özledikçe albümleri karıştırıp duyguların tozunu alırdım, kendime müslümandım. Son zamanlarda ise, hem son 3 yılımı etkileyen fırtınalı, ve sonunda acı acı kafama dank ettiği kadarıyla ne yazık ki tek yönlü ilişkimin bende bıraktığı tortular, hem de Mayıs – Haziran 2013 Gezi ruhunun etkisi ile bireysellikten toplumsallığa ve paylaşımcılığa sıçradım. Burada Evrim’i de anmadan geçemeyeceğim. Sevgili “koç”um, kafamın içindekileri yazıya dökmenin, şu ana kadar yaşananların ardından gelen deneyim yolculuğuna durağan değil dinamik etkisi olacağını, ve yaşarken farketmediğim bazı şeyleri yazarken göreceğimi bana kanıtladı. Neyse işte sonuç olarak ilk defa böyle bir işe kalkışıyorum.

Asya’ya dünya gözüyle bir kez daha gelmek nasipte varmış, işte şimdi bir daha burada, dev kıtanın dev ülkesinin ayrıcalıklı ve farklı olmaya çalışan, etkileyici bir şehrindeyim. Şangay! #DirenŞangay

Tembellik dedik. Huylu huyundan vaz geçer mi? Nayır. Tabii hala bu tarz konularda tembelim. Ülkemden çoook çook uzaklardayım. Şu ana kadar iletişim kurmak ve bilgi paylaşmakta sıkça kullandığım facebook ve twitter da Çin Hükümetinin politikası sebebiyle erişilemez vaziyette. Arada 5 saat zaman farkı var. Herkesle kolay kolay telefon bağlantısı kuramıyorum.. Sonuçta ya derdimi hiç anlatamıyorum veya aynı şeyi bir kaç baskı tekrar etmek durumunda kalıyorum. İyisi mi yazıyım şuraya ne halt ettiğimi, nasıl hissettiğimi, merak eden buyursun okusun. Burdan ben dostlarımı merak etmiyorum anlamı çıkmasın. Çok merak ediyorum ve çok özledim, gurbette olmak hiç kolay değilmiş. Bi şekilde bişeyleri paylaşmaya devam edebilirsek o kadar uzaktaymışım, ve o kadar yalnızmışım gibi gelmeyecek, ilerleyen günlerde internet erişimi için VPN, evde sabit telefon gibi işleri yoluna koydukça kopukluktan kurtulacağız diye umuyorum.


Son 3 haftanın panaroması

Veda partisi - İstanbul
Gelebilen, gelemeyen herkes sağolsun. Emeklerinden ötürü Aytenime ve Demetime çok çok teşekkür ediyorum. Yaseminimin gezi broşu üstümde. Pankartları ile İstanbul – Şangay arası yolu döşeyen ve buraya adımı attıktan sonra da mesajları ile hep yanımda olduklarını hissettiren Funda Hn’a, Gürhan Bey’e ne kadar teşekkür etsem az.. amacım böyle isim isim saymak değildi ama madem başladık Barış, Yavuz, Tolga, Özden, Evren, Ufuk, Dilara, Özge hepinize çok teşekkür ediyorum! Buraya bir kaç resim iliştirdim..

Veda partisi – Değirmendere – Yakut Cafe
Bu konuda bişey yazamıyorum, gözlerim doluyor. Anlatılmaz, yaşanır.. Orası benim evimdi. Can dostlarımı, ailemi, çok çok ama çok özledim.

Yolculuk
Hahh işte, şimdi geldik ekşi, buruk, acı, soru işaretleri ve suçluluk duygusu ile bırakan, karmaşık, kötü tarafa.. Bütün ayrılıklar zordur. Ama benimki diğer tüm tuhaf özelliklerime uygun olarak tuhaf şekilde zor gelişti. Ayrılık sırasında kimin kimi yolcu ettiği karıştı.. Bütün ailem beni yolcu etmek için havaalanına gelmişti. Tam arabadan inip dış hatlar gidiş terminaline doğru yürüyecektim ki, anneannem kalp krizi geçirdi. Ondan sonra bende bant koptu. Beni bilenler bilir, soğukkanlıyımdır, kolay kolay ağlamam. Ama yaşamımla ilgili böyle bir radikal karar almam sanki onun canına kastetmiş olmakla aynı kapıya çıkıyor gibi bir duyguya kapıldım, ve bu ağır suçluluk duygusu yüreğimi tuzla buz etti, onları uzunca bir süre göremeyecek olmak, bilinmezliğe gidiyor olmak yüzünden değil, büyük bir kabahat işleyerek gidiyor olmak duygusu ile başa çıkamadım. Bu duygu o kadar baskındı ki, belki de Erikli’de değil de Yeşilköy’de başına böyle birşey geldiği için ve 5 dakika gibi bir sürede müdahale edilebildiği için aslında yaşama tutunmasına vesile olmuş olabileceğimi baskın düşünce haline getiremedim.. Geleli 3 tam hafta oldu, o hala hastanede, yoğun bakımda, uyutuluyor, ve ben hala tuhaf duygular içindeyim.
Aradan geçen 3 haftanın sonunda bende değişen tek duygu şu oldu: Sanki benimle gelmiş, burdaymış, beni yalnız bırakmıyor ve yaptıklarımı, yaşadıklarımı izliyormuş gibi hissediyorum. Amerika, Snowden, big brother gibi casusça bir izleme değil bu, son derece arkadaşça, ve bende buranın yarattığı duygular da sanki ona akıyor gibi ??? Bilmiyorum.

Ofis – İş Hayatı
İşim hakkındaki detaylara girmek istemiyorum. Ofise geldiğimin ikinci haftası gayet yoğun şekilde işlere daldım zaten, tek söyleyebileceğim Asya’daki çalışma şartlarını Avrupa ile kıyaslamanın son derece yanlış olacağı. Burada geride bıraktığım 3 hafta içinde bir kez 7am, bir kaç kez de 9pm toplantılarına katıldım. 15 farklı ürün ileriye doğru 3 yıl içinde Çin ve diğer Asya Pasifik marketlerine penetre olacak. Pazara girmekte geç kalmış bir oyuncunun nasıl kendisine segment içinde yer açtığına ve varlık oluşturduğuna gözlerimle şahit olacağım. Gerçekten ilginç, ve kesinlikle zorlayıcı bir deneyim olacak. Saat farkı işleri oldukça güçleştiriyor, burası ile Amerika arasında 12 saat fark var, ve benim sorumlu olduğum araçların hepsi için Amerika ile ortak hareket etmek bir zorunluluk.. Ama işin içindeki tek zorluk saat farkı değil, programlarda karlılık beklentisi çok yüksek olduğu için çetrefilli görünüyor... Haaa bi de 31. Kattayım. :))

Evim Evim Güzel Evim
Otelden çıktım tam takır kuru bakır evime girdim. Yerleştim diyemiyorum çünkü eşyalarım Eylül’de gelecek. Hong Kong stili, aşırı süslü bir evim var. 20. Kattayım. Herkesi beklerim. Adres ve diğer detaylar için evimin sitesi: Bound of the Bund
Metro ile line 9’u alıp Xiaonanmen durağında inip biraz yürüyünce eve varıyorsunuz... Heheheheeeee, biraz korkutalım. Korkmayın havaalanından şoförüm alıcak sizi, ama metro hakkında bişey bilmenin kesinlikle faydası var. Haftasonları bir gün kendimi özgür hissetmek için metroyla dolanıyorum. Şehri tanımakta kesinlikle daha çok faydası oluyor. Metro haritasi

Bu arada hava yanıyor, 40 derece ve üstü, aşırı nem var, gökyüzü çoğunlukla gri. Türkiye’nin ve genel olarak Akdeniz havzasının kesinlikle kıymetini bilmek gerek. Canına yandığım mavi gökyüzü.. Şimdi fotolara bakarak nerelerde ne yaptığımı hatırlamaya çalışacağım ve ya bir kaç resim veya faydalı olduğunu düşündüğüm link var ise onları koyacağım, haydi rastgele..

Yuyuan Bahçeleri

The Bund

Jing’an Tapınağı

People’s Square

Bakkal Çakkal Çarşı Pazar

Brazilian Barbecue


İnsan Nutella buldum diye sevinir mi? Evet!




Devami biraz daha sonra....