Onu bir takım kalıplara sokmaya çalışmaktan, sürekli bişeyleri delicesine kontrol etmekten, planlar yapıp, hayaller elde patlayınca yerlere dökülmekten vazgeçmek lazım.. Hayat olduğu gibi, onun kimseye kendisini sevdirmek gibi, güzel ve mükemmel olmak gibi bir derdi yok.. belki de bu yüzden çok güzel, ve almamız gereken Hayat 101 dersi tam da bu galiba..
Bunları yazdım diye, ben uygulayabiliyor muyum acaba? Hayır! Aksine ben bir kontrol ve plan manyağıyım. Bu moddan çıkmaya çalıştıkça da daha beter içine batıyorum. Mesela, buraya geldim ve blog yazıcam diye niyet ettim. Sanal günlük piyasasına ilk çıktığımda 4 veya 6 Ağustos’tu. Klavyeyi ikinci ele alışta, yani şimdi ise, 13 Eylül. Aradan geçen zamanda Çin’deki hayatımı yoluna koyma yolunda (aslında mükemmel kontrol ağlarını örmek gibi de düşünebiliriz) çok şey becerdim. Yol, iz öğrendim. VPN’im yoktu, bu aşırı sansürlü ülkede nasıl edineceğimi ve nasıl kuracağımı buldum. İşime odaklandım. Sonuçta binlerce mili orda burda dolanmak için değil, işimle ilgili yeni bir adım atmak için geldiğime göre öncelikle kendimi iş ortamında rahat ve yetkin hissetmem gerekir, öyle dimi? Di diye düşündüm. :)))
Neyse işte, işteki Çinliler, Avustralyalılar, Hindu amirim, Amerikalılar ve diğerlerine adapte olurken, Çince derslerine başlarken, başımıza taş yağdıracak şekilde fırında mantar, brokoli, delikli gözenekli pilav yapmayı denerken, eşyalarımın deniz yolu ile Şangay’a ulaşmasını beklerken, sonunda gelince de evi yerleştirirken bayağı bir zaman geçti. Ve bunların hepsini yaparken blog yazacak vakit yoktu. Bunu normal karşılamak ve dert etmemek gerekirken ben naaptım, aklımın bir köşesinde neden planını uygulamıyorsun diye kendime işkence etmeye devam ettim.. ama kendimi kutlamam gereken bir taraf da var, hadi onu da görelim..
Tüm bu süre içerisinde Türkiye’de farketmediğim ve söylemediğim kadar çok “Hazır olunca!” dedi iç sesim, her ne yapıyorsam hazır olunca, sadece gerçekten hazır olunca yapacağım, veya her ne olgu gelişiyorsa tam hazır olduğunda olacak..
Birşeyler kafamdan, boğazımdan, ağzımdan dökülmeye tam da bu gece hazır olmuş demek ki derken, Türkiye’den, evden bir telefon geldi.. Duyduklarım hiç hoşuma gitmedi. Yine hayat bir oyun hazırlamış, onu oynuyor, bir taraftan onu olduğu şekliyle kucaklıyorum, kabul ediyorum, ve bir taraftan da duygu dünyamı mahvetmesine, çok kötü hissettiriyor olmasına rağmen kontrollü ve planlı tarafım yazı yazmaya niyet ettin, her ne olursa olsun bu gece yazacaksın diyor.. iki duygunun ikisi birden bana hükmediyor. Hazırım.
Türkiye’de insanlar öldürülürken, millet rabia dört mört yaparken, olimpiyat için biletlere paralar saçılıp “çapulcular yüzünden hüsran yaşanırken”!!!, Mısır’da, Suriye’de kirli savaş için rulet dönerken nerdeydim? Naaptım peki bunca zaman?
Herhangi bir sıra gözetmeden aklıma gelişine göre koyveriyorum, gidiyor..
Buyrun!
Türkiye’de Gezi, Burda Gezi, Bende Gezi
Pudong’ta dev bir gökdelende 31. Katta çalıştığımı söylemiş miydim? Söylediysem ikinci baskı. Ofisin ucunda çok şirin bir mutfak var. Burda kimse çay, kahve servisi yapmadığı için, gün içinde ara ara güzel popomuzu yerinden oynatıp arka tarafa gidip su kaynatmak gerekiyor. Kendin pişir kendin ye. Birgün, beynimin de su kaynattığı bir anda mola deyip arka tarafa gittim. Kettle, buzdolabı, kahve, çay yanısıra çok şirin de bir kitaplık ve oturma alanı var. İnsanlar mola verdiklerinde dergileri karıştırıyorlar. Paylaşımcı bir ortam var, herkes dergi getirebilir, ama kimse götürmüyor. Herşey herkesin. O gün ben de bir dergi kaptım ve Çince karakterlerden anlamasam da resimlere bakarım diye düşündüm.. Aha o ne? Derginin içinde Gezi..
Diğerleri ise nacizane, benim kişisel Gezi geçmişim... bunları buraya astık diye belki beni de pasaport kontrolünden sonra içeri alırlar, belli mi olur?? korku imparatorluğu...
Kendini bulmak için önce sıkı bi kaybetmen gerekiyor!
Kapitalist bir Sosyalistim ben, kafam karışık, tıpkı bu ülkenin komünist görünümlü bir kapitalist olması gibi, neyin ne olduğu hiç belli değil.. bütün kavramların içi önce sıkı bi boşalıyor, sonra bakalım acaba ne ile dolacak..
Çok çok möhhim insanlarla birlikte bir networking party ortamına girdim farkında olmadan. Sonuçta yalnızlık Allaha mahsus, hem de buraya sadece deliler gibi çalışmaya gelmedim, bir iki renkli insan tanımak, farklı ortamlara akmak ne kadar güzel olur diye düşünüp sanki çok param varmış gibi bir “wealth management” şirketinin tanışma yemeğine gittim. Resimler burda..
Oysa canına yandığım Saugata Benarje hocam ne güzel söylemişti, “there is no free lunch” diye.. aynı şekilde bedava akşam yemeği de yokmuş. Yüksek dolar getirili bir işim ve kişisel yatırım niyetim, param yoksa ne işim var benim yatırım networking aleminde? Kibarca şutlandık tabii, haydee başka kapıya..
Gezi olayı ile komünist felsefeyi en azından benim kafamda birbirine bağlayan bişey var burda ama. Fuxing Parkı! Çok güzel bir park, Tarihi Çin bahçe düzenlemesi ile Marx-Engels’i bir araya getiriyor. Gaz bombası, polis de yok üstelik! Sabahları insanlar Marx-Engels heykelinin gölgesinde taichi yapıyorlar, sanki saygılarını sunuyorlar, ama sadece o kadar, sanki heykel dışındaki herşeyin, ideolojinin içi boşalmış, sessizce bir tarafa konmuş, tozların içinde kaybolmayı bekliyor.. ?? Ne biçim bir yer burası ??
(Kafam konudan konuya atlıyor, bu gece değil ama ilk fırsatta Fuxing’ten Mostar’a geçeceğim. Diren Fuxing, Diren Mostar! Bosna fotolarımı da buraya biryere asacağım, unutmamak için kendime not!)
O parti olmazsa bu parti..
Akepe, Cehape, Bedepe, pekeke, TKP diil, bildiğin, (veya muhtemelen benim gibi bilmediğiniz) progressive night party.. Ofiste yanımdaki masada oturan Asya Pasifik C Car sorumlusu (Ford Focus yani) Rebecca isminde çok hoş bir arkadaşım var. Avustralyalı. Kendisinin burda bayağı da bir çevresi var. Bir haftasonu partisine beni de davet etti. “Progressive” demek, aynı gece içinde ev ev dolaşarak herkesin evinde partinin bir kısmını yapmak demekmiş. Bilmiyodum, öğrendim. Margaritalar su gibi aktı.. o da kendin pişir kendin ye...resimler burda..
Mao Tze-Dung
Bu şahsı tanımıyorum, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkmayayım. Burada geçirdiğim zamanın bir kısmını onun hakkındaki bilgi açığımı kapatmak üzere kullanacağım. Şu ana kadar görebildiğim kadarıyla kurduğu devlet düzeni ne yazık ki onu bir turistik eşyaya dönüştürmüş. Ve Çince öğretmenimin ağzından onunla ilgili bir kaç kelam almaya çalıştığımda, sıradan insanların Latin Amerika’da Che’ye gösterilen ilginin aksine Mao’ya mesafeli hatta kırgın ve kızgın durduklarını hissettim. Du bakalım harbiden çoğunluk açısından öyle mi, göreceğiz.. (Ülkede insanların şu anki kapitalist ama hem de komünist devlete, eyaletlerin vergi düzenine, genel olarak adı “komünist” olan partinin insanlara yaklaşım şekline güveni ve itibarı yok. Herkes birşeyleri kendisine yontmaya çalışıyor. Kempinski otelde çalışan şans eseri tanıştığım müşteri ilişkileri sorumlusu hiç utanmadan sıkılmadan, hatta ballandıra ballandıra, kız kardeşinin halihazırda zaten başka biriyle evli olan bir adamla, kayıtlı olduklarının dışında bir eyalete gittiklerini, düzmece bir evlilikle – bi cins yalancı şahitlik yapıyor galiba, ortada sahte evlilik kağıdı bile yok, sadece beyan var ?? – adamın o eyalette de ev sahibi olmasını sağladıklarını anlattı. Böyle bir hileye başvurmasa ikinci bir ev alma hakkı yokmuş ??? Haa evet Kempinski, ve Louis Vuitton, ve Gucci, ve daha benim tanıdığım, tanımadığım bir sürü marka cirit atıyor, burası tam bir ultra Pazar olmuş. Ortalık AVM kaynıyor!! K-ching!!)
Konfüçyüs Tapınağı
Bu alengirli, akçeli işlerden huzurlu , hümanist bir yere kaçmak bana çok çok iyi geldi.. Onunla da doğru düzgün tanışacağız.. Pazar günleri tapınak avlusunun sahaf buluşma noktasına dönüşmesi ise ayrı bir sürpriz oldu. Bir kaç enstantane..
Ne yapıyorum ben burda?
Rebecca’nın ne iş yaptığını söyledim, kendi işimi söylemedim. Ben de Ford’un CD segmentindeki araçlarının Asya Pasifik pazarına yayılımında finans kontrolörlüğü yapıyorum. Sorumlu olduğum ilk araç projesi adına M1DJ, Job1, seri imalat, ne derseniz deyin işte, ulaştı, OK-to-Buy aldı, pazara lansmanı da şu günlerde yapıldı. İşte Çin’de Mondeo!
Yakında yine görüşmek üzere...
Bunları yazdım diye, ben uygulayabiliyor muyum acaba? Hayır! Aksine ben bir kontrol ve plan manyağıyım. Bu moddan çıkmaya çalıştıkça da daha beter içine batıyorum. Mesela, buraya geldim ve blog yazıcam diye niyet ettim. Sanal günlük piyasasına ilk çıktığımda 4 veya 6 Ağustos’tu. Klavyeyi ikinci ele alışta, yani şimdi ise, 13 Eylül. Aradan geçen zamanda Çin’deki hayatımı yoluna koyma yolunda (aslında mükemmel kontrol ağlarını örmek gibi de düşünebiliriz) çok şey becerdim. Yol, iz öğrendim. VPN’im yoktu, bu aşırı sansürlü ülkede nasıl edineceğimi ve nasıl kuracağımı buldum. İşime odaklandım. Sonuçta binlerce mili orda burda dolanmak için değil, işimle ilgili yeni bir adım atmak için geldiğime göre öncelikle kendimi iş ortamında rahat ve yetkin hissetmem gerekir, öyle dimi? Di diye düşündüm. :)))
Neyse işte, işteki Çinliler, Avustralyalılar, Hindu amirim, Amerikalılar ve diğerlerine adapte olurken, Çince derslerine başlarken, başımıza taş yağdıracak şekilde fırında mantar, brokoli, delikli gözenekli pilav yapmayı denerken, eşyalarımın deniz yolu ile Şangay’a ulaşmasını beklerken, sonunda gelince de evi yerleştirirken bayağı bir zaman geçti. Ve bunların hepsini yaparken blog yazacak vakit yoktu. Bunu normal karşılamak ve dert etmemek gerekirken ben naaptım, aklımın bir köşesinde neden planını uygulamıyorsun diye kendime işkence etmeye devam ettim.. ama kendimi kutlamam gereken bir taraf da var, hadi onu da görelim..
Tüm bu süre içerisinde Türkiye’de farketmediğim ve söylemediğim kadar çok “Hazır olunca!” dedi iç sesim, her ne yapıyorsam hazır olunca, sadece gerçekten hazır olunca yapacağım, veya her ne olgu gelişiyorsa tam hazır olduğunda olacak..
Birşeyler kafamdan, boğazımdan, ağzımdan dökülmeye tam da bu gece hazır olmuş demek ki derken, Türkiye’den, evden bir telefon geldi.. Duyduklarım hiç hoşuma gitmedi. Yine hayat bir oyun hazırlamış, onu oynuyor, bir taraftan onu olduğu şekliyle kucaklıyorum, kabul ediyorum, ve bir taraftan da duygu dünyamı mahvetmesine, çok kötü hissettiriyor olmasına rağmen kontrollü ve planlı tarafım yazı yazmaya niyet ettin, her ne olursa olsun bu gece yazacaksın diyor.. iki duygunun ikisi birden bana hükmediyor. Hazırım.
Türkiye’de insanlar öldürülürken, millet rabia dört mört yaparken, olimpiyat için biletlere paralar saçılıp “çapulcular yüzünden hüsran yaşanırken”!!!, Mısır’da, Suriye’de kirli savaş için rulet dönerken nerdeydim? Naaptım peki bunca zaman?
Herhangi bir sıra gözetmeden aklıma gelişine göre koyveriyorum, gidiyor..
Buyrun!
Türkiye’de Gezi, Burda Gezi, Bende Gezi
Pudong’ta dev bir gökdelende 31. Katta çalıştığımı söylemiş miydim? Söylediysem ikinci baskı. Ofisin ucunda çok şirin bir mutfak var. Burda kimse çay, kahve servisi yapmadığı için, gün içinde ara ara güzel popomuzu yerinden oynatıp arka tarafa gidip su kaynatmak gerekiyor. Kendin pişir kendin ye. Birgün, beynimin de su kaynattığı bir anda mola deyip arka tarafa gittim. Kettle, buzdolabı, kahve, çay yanısıra çok şirin de bir kitaplık ve oturma alanı var. İnsanlar mola verdiklerinde dergileri karıştırıyorlar. Paylaşımcı bir ortam var, herkes dergi getirebilir, ama kimse götürmüyor. Herşey herkesin. O gün ben de bir dergi kaptım ve Çince karakterlerden anlamasam da resimlere bakarım diye düşündüm.. Aha o ne? Derginin içinde Gezi..
Diğerleri ise nacizane, benim kişisel Gezi geçmişim... bunları buraya astık diye belki beni de pasaport kontrolünden sonra içeri alırlar, belli mi olur?? korku imparatorluğu...
Kendini bulmak için önce sıkı bi kaybetmen gerekiyor!
Kapitalist bir Sosyalistim ben, kafam karışık, tıpkı bu ülkenin komünist görünümlü bir kapitalist olması gibi, neyin ne olduğu hiç belli değil.. bütün kavramların içi önce sıkı bi boşalıyor, sonra bakalım acaba ne ile dolacak..
Çok çok möhhim insanlarla birlikte bir networking party ortamına girdim farkında olmadan. Sonuçta yalnızlık Allaha mahsus, hem de buraya sadece deliler gibi çalışmaya gelmedim, bir iki renkli insan tanımak, farklı ortamlara akmak ne kadar güzel olur diye düşünüp sanki çok param varmış gibi bir “wealth management” şirketinin tanışma yemeğine gittim. Resimler burda..
Oysa canına yandığım Saugata Benarje hocam ne güzel söylemişti, “there is no free lunch” diye.. aynı şekilde bedava akşam yemeği de yokmuş. Yüksek dolar getirili bir işim ve kişisel yatırım niyetim, param yoksa ne işim var benim yatırım networking aleminde? Kibarca şutlandık tabii, haydee başka kapıya..
Gezi olayı ile komünist felsefeyi en azından benim kafamda birbirine bağlayan bişey var burda ama. Fuxing Parkı! Çok güzel bir park, Tarihi Çin bahçe düzenlemesi ile Marx-Engels’i bir araya getiriyor. Gaz bombası, polis de yok üstelik! Sabahları insanlar Marx-Engels heykelinin gölgesinde taichi yapıyorlar, sanki saygılarını sunuyorlar, ama sadece o kadar, sanki heykel dışındaki herşeyin, ideolojinin içi boşalmış, sessizce bir tarafa konmuş, tozların içinde kaybolmayı bekliyor.. ?? Ne biçim bir yer burası ??
(Kafam konudan konuya atlıyor, bu gece değil ama ilk fırsatta Fuxing’ten Mostar’a geçeceğim. Diren Fuxing, Diren Mostar! Bosna fotolarımı da buraya biryere asacağım, unutmamak için kendime not!)
O parti olmazsa bu parti..
Akepe, Cehape, Bedepe, pekeke, TKP diil, bildiğin, (veya muhtemelen benim gibi bilmediğiniz) progressive night party.. Ofiste yanımdaki masada oturan Asya Pasifik C Car sorumlusu (Ford Focus yani) Rebecca isminde çok hoş bir arkadaşım var. Avustralyalı. Kendisinin burda bayağı da bir çevresi var. Bir haftasonu partisine beni de davet etti. “Progressive” demek, aynı gece içinde ev ev dolaşarak herkesin evinde partinin bir kısmını yapmak demekmiş. Bilmiyodum, öğrendim. Margaritalar su gibi aktı.. o da kendin pişir kendin ye...resimler burda..
Mao Tze-Dung
Bu şahsı tanımıyorum, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaya kalkmayayım. Burada geçirdiğim zamanın bir kısmını onun hakkındaki bilgi açığımı kapatmak üzere kullanacağım. Şu ana kadar görebildiğim kadarıyla kurduğu devlet düzeni ne yazık ki onu bir turistik eşyaya dönüştürmüş. Ve Çince öğretmenimin ağzından onunla ilgili bir kaç kelam almaya çalıştığımda, sıradan insanların Latin Amerika’da Che’ye gösterilen ilginin aksine Mao’ya mesafeli hatta kırgın ve kızgın durduklarını hissettim. Du bakalım harbiden çoğunluk açısından öyle mi, göreceğiz.. (Ülkede insanların şu anki kapitalist ama hem de komünist devlete, eyaletlerin vergi düzenine, genel olarak adı “komünist” olan partinin insanlara yaklaşım şekline güveni ve itibarı yok. Herkes birşeyleri kendisine yontmaya çalışıyor. Kempinski otelde çalışan şans eseri tanıştığım müşteri ilişkileri sorumlusu hiç utanmadan sıkılmadan, hatta ballandıra ballandıra, kız kardeşinin halihazırda zaten başka biriyle evli olan bir adamla, kayıtlı olduklarının dışında bir eyalete gittiklerini, düzmece bir evlilikle – bi cins yalancı şahitlik yapıyor galiba, ortada sahte evlilik kağıdı bile yok, sadece beyan var ?? – adamın o eyalette de ev sahibi olmasını sağladıklarını anlattı. Böyle bir hileye başvurmasa ikinci bir ev alma hakkı yokmuş ??? Haa evet Kempinski, ve Louis Vuitton, ve Gucci, ve daha benim tanıdığım, tanımadığım bir sürü marka cirit atıyor, burası tam bir ultra Pazar olmuş. Ortalık AVM kaynıyor!! K-ching!!)
Konfüçyüs Tapınağı
Bu alengirli, akçeli işlerden huzurlu , hümanist bir yere kaçmak bana çok çok iyi geldi.. Onunla da doğru düzgün tanışacağız.. Pazar günleri tapınak avlusunun sahaf buluşma noktasına dönüşmesi ise ayrı bir sürpriz oldu. Bir kaç enstantane..
Ne yapıyorum ben burda?
Rebecca’nın ne iş yaptığını söyledim, kendi işimi söylemedim. Ben de Ford’un CD segmentindeki araçlarının Asya Pasifik pazarına yayılımında finans kontrolörlüğü yapıyorum. Sorumlu olduğum ilk araç projesi adına M1DJ, Job1, seri imalat, ne derseniz deyin işte, ulaştı, OK-to-Buy aldı, pazara lansmanı da şu günlerde yapıldı. İşte Çin’de Mondeo!
Yakında yine görüşmek üzere...
No comments:
Post a Comment